6.9.11

four-five days for the big canal

Aylardır boş boş dolaşan ben, ders çalışma sırası gelince elbette yapacak bir şeyler bulmak zorundaydım. Sonuç olarak blogumla ilgilenmeye karar verdim. Blog artık sadece gezi blogu olmayacak. En azından benim planlarım bu şekilde. Ancak şimdilik anlatmadığım bir kaç yeri daha anlatacağım.

2010-2011 okul dönemi hiç şüphesiz hayatımdaki geçirdiğim en zorlu dönem oldu. Mezun oldum ve bu uğurda ben ve sınıf arkadaşlarım adeta delirmeyi göze aldık. Birinci dönemin sonlarına doğru hal ve gidişatıma daha fazla seyirci kalamayan annem bana reddedemeyeceğim bir teklif sundu. Ara tatilimi Hollanda'da geçirmeme karar verdik. 3 haftalık bu tatilimin bir kısmını Amsterdam'da, bir kısmını Zaandam da geçirdim. İkisinde de birer teyzem yaşıyor ve ben teyzelerimi çok seviyorum. Zaandam, Amsterdam'dan yüzölçüm olarak çok daha büyük bir şehir. Bunun nedeni ise konutların genellikle bağımsız evler olması. Apartman tipi yerleşimin en yoğun olduğu bölgede ise çok fazla Türkler yaşıyor. Diyanet vakfının yaptırmış olduğu bir de cami var 'Türk mahallesi'nde. Zaandam'dan Amsterdam'a gitmek oldukça kolay. Trenle 15 dakika süren yolculuk otobüsle 45 dakikaya çıkabiliyor. Bacaklarıma ihtiyacım olduğum için bisiklet alternatifini göze alamadım, yine de Amsterdam'da beni bekleyen bir bisikletin olması şahaneydi.

Bu Amsterdam'a 3. gelişim. Benimle gezenler bilir; güzel bir 'itinerary' hazırlayıp verimli ve ucuz bir gezi geçirir, mutlu olurum. Bu gelişimde öyle olmadı. 3 haftayı sokaklarda aylak aylak gezerek, yeni insanlar tanıyarak, gelen arkadaşlarımla zaman geçirerek ve alışveriş yaparak değerlendirdim. (2. dönemin başından başlayıp hala süregelen, artık alışveriş yapmama kararım buraya dayanıyor sanırım) Sonunda tam istediğim gibi bir tatil geçirdim ve inanır mısınız, mutlu bir şekilde dönebildim. Şimdi bir sürü fotoğraf paylaşacağım. Sanırım hiç birinde yokum. Bunun nedeni Amsterdam'ı gezerken, gezmeye gelen turist kafası yerine, oranın yerlisi gibi takılma kafasındaydım. Türkiye'de sokakta bazen yaşadığım gerginlikten eser yoktu. Kendimi hiçi yabancı hissetmedim. Çünkü zaten yabancı değildim. Amsterdam gibi bir şehirde dünya vatandaşı olmayı becerebilen hiç kimse yabancı değil.


Bu fotoğrafta Hollanda'nın en yüksek tepesini görüyoruz. Deniz seviyesinden yalnızca 14 cm alçakta olduğu için, Hollandalı dağcıların en çok rağbet ettiği destinasyon.

Çok fazla klişe fotoğraf koymak istemiyorum ama bisikletlerden bahsetmeliyim. Ülke nüfusundan daha fazla sayıda bisiklet olduğu için kanalların içi dahil her yerde bisiklet görmek mümkün. Bu kadar çok bisiklet olmasına rağmen, bisiklet çalan insan sayısı da oldukça fazlaymış. Sağda solda kaderine terk edilmiş, derbeder olmuş bisikletler var. Bazıları ise kilitlenip yıllarca orada kalmış. Alttaki fotoğraftaki bisiklet batmış bir gemi enkazı gibi görünüyor. Diğeri ise park etmeye çalışan bir araba tarafından ezilmiş olabilir.

Aylak aylak sokakta dolaştığımı söylemiştim. Red Light district bence şehrin en eğlenceli bölgesi. Zamanımın büyük kısmını buralarda dolanark geçirdim. Amsterdam'da resmi olarak bir Çin mahallesinden söz edilmese de sokak isimleri'nin hem Hollandaca hem de Çince yazıldığı bir bölge var. Yalnızca Çinliler değil, bir çok Asyalı göçmen bu bölgeye yakın yaşıyor. Mahallede bir budist tapınağı bile var. Sağdaki fotoğraf, Red Light district'in en yoğun fuhuş bölgesinin bir kaç girişinden biri. Gündüz vakti ailelerin çocuklarıyla rahatlıkla gezdiği bu yerde geceleri yürümek oldukça zor. Zira sokağı tıkamamak için durmadan yürümek gerekiyor. Tabi her sokak bunun kadar dar değil. Şehrin en eski kilisesinin yanındaki kısım oldukça geniş. Fahişelerin pencerelerinin hemen yanında bir de kreş bulunuyor. Alttaki fotoğraf 44 numaralı bir bot evden. Bot evlerde yaşamanın apartman dairesinde yaşamaktan çok daha pahalı olduğunu duymuştum, doğru mu bilemedim.




Burası şehir merkezindeki en büyük park olan Vondelpark. İçinde parkta bulduğunu başkasına ait olan eşyaları asabileceğiniz bir askı var. Ben gördüğümde üzerinde bir kaç tek eldiven ve çorap vardı. Askı muhtemelen evsiz insanların daha çok işine yarıyordur. Uygulama park dışında şehrin bir kaç noktasında daha mevcut. Alttaki resim ise bir yol yapım çalışmasından. İnşaatlarda deniz kumu kullandıklarının en büyük kanıtı. Krili çamaşırlarını daha fazla saklayamazsın Hollanda.


Ben oradayken Arap baharı yeni yeni başlıyordu ve Mübarek hala iktidardaydı. Bu iki fotoğraf Dam meydanındaki protestolardan. Hollandalılar hükümetlerinin, Mısır hükümetine desteklerini sona erdirmesini talep ediyor.











Bu fotoğraftaki cadde, cadde üzerinde belediyeye ait olan ve fahişelerin koşullarını iyileştirmek, haklarını korumak amacındaki bir ofisin vitrininde "Amsterdam'ın en güzel caddesi olarak tanımlanmış. Cadde üzerinde gidilebilecek yüzlerce mekan var. Amsterdam avrupanın "gay capital" i olsa da bir gay mahallesi yok, ama gökkuşağı bayrakları her yerde.


Restorasyon yapılan 400-500 yıllık apartmanlar.
Amsterdam Şehir Üniversitesinin bahçesinde binlerce bisiklet bulunan ön tarafı.
Geçen sefer geldiğimde yemeye cesaret edemediğim kekler. Yaş pasta olduğundan haberim bile yoktu.

Bir Venedik değil tabi, ama şehirde böyle manzaralarla sık sık karşılabiliyoruz. Penceresinin önüne botunu park etmek şahane olmaz mıydı.


Burası şehir merkezinde bulunan, içeriye girmek için yalnızca tek bir kapısı olan küçük bir dini mahalle. Protestan meshebinin yayılmaya başladığı zamanlarda baskıdan kaçmak isteyenlerin kurduğu ve eskiden sadece kadın rahiplerin yaşamasına izin verilen mahallede bir de Anglikan kilisesi bulunuyor. Fotoğraf çekmek yasak. Aşağıdaki iki resim büyük bir göçmen pazarından. Her türlü kaçak ve taklit malı bulmak mümkün. Göçmenleri toplumdan ayırmak isteyen hükümet şehrin oldukça dışına inşa etmiş bu pazarı. Başta yalnızca göçmenlerin uğradığı pazar, ekonomik krizle birlikte oldukça fazla Hollandalı'yı çekmeye başlamış. Satılan ürünler o kadar sahte ki, halı ve kilimler computers ve electronics olarak satılmaya çalışınıyor. Ne ayıp.
 

Şehirde zarar görmüş bisikletler kadar batmış kayıklar da var. Bu fotoğrafta batmış bir kayık ve içinde bir bisiklet var. Bu tip şeyler hep Red Light'ta oluyor. Bir kere sokakta bulunan halka açık pisuvar tayzikli su ile yıkanıyordu. Yakınından geçerken yüzümüze çarpan sıvı damlaları bizi oldukça üzmüştü. Neyse ki aslında yağmur başladığını çok geçmeden fark ettik. Temmuz belki görürse kızacak ama aşağıdaki fotoğraf en sevdiğim bardan. Türkiye'de hep eksikliğini çektiğim türden  bir yer olduğu için  ayrılmayı hiç istemedim. İçindeki slot makinalarında onlarca euro kaybetmiş olduğum için kendimde Amstel 400. yıl özel bardağını çalma hakkını görebildim. İçinde slot makinaları, bilardo masası, mükemmel loş ışık ve gördüğüm en şirin kadın garsonlar var.

Genellikle dolu olan sokak satrancı.
Şehrin en işlek caddesi. Mağazalar, restoranlar ve tramvay. İstikal kafası.

Bu da Zaandam'ın merkezindeki Dam meydanı. damdadmadmamdamdm. Dam set demek.
Amsterdam = Amstel Dam = Amstel nehrine kurulan set.
Son olarak, Zaandam'da kaldığım mahalle. Amsterdam'da geçirdiğim onca gün boyunca ileride mutlaka buraya taşınacağıma ikna olmuştum. Ama son gün bu plandan o kadar da emin değildim. Yabancı olma etkenini aklımdan çıkarmamam gerekli. Ülkemde zaten yeterince yabancılık çekiyorum, Amsterdam'da Türk kimliğim ben en başında yabancı yapmayacak mı. Gerçi etnik kimliklerimiz ile ötekileştirildiğimiz bu ülkede benzer duyguları yaşamak mümkün. Bilmiyorum, ben biraz daha düşüneyim.

Yazıyı sokaklarda dolaşırken sık sık mırıldandığım Peter Björn and John'dan Amsterdamın lirikleriyle bitireyim.

And I was heading up north to a place that I know
Eating well, sleeping well
But still I was way, way out of line
Amsterdam was stuck in my mind

25.12.10

Korkunç şüphe: Bergamalılar nerede?

Merhaba sevgili takipçilerim ve gizli gizli okuyup takip etmeyen diğer sinsi arkadaşlarım. İyte dağlarında mutluluğu aramakla geçen ve fiyaskoyla sonuçlanan 3,5. yılın sonuna yaklaşırken ihmal ettiğim bazı şeyleri tekrar yapmak üzere günümü şehir gezmesine ayırdım. Fakat sizi her zaman batılı ülkelere götürecek değilim ya.. Bu kez adeta doğu medeniyetlerinin beşiği olan Bergama'dayız..

Bergama İzmir'in kuzeyinde bulunan küçük bir yer. Şehre ulaşım özel araçla ya da teleferikle sağlanıyor. Teleferiğin kalktığı yere gelmek için dolmuşlar da kullanılabilir. Kullanım ücreti 8 lira olan teleferik nedeniyle önce Bergamalılara karşı kötü önyargılar oluştu bende. Siz parayı icad eden Lidyalılar'ın torunlarısınız.. Atalarınız adam kazıklayın diye mi icad etti parayı diye söylene söylene şehrin içlerine ilerlerken bir de ne göreyim, şehir merkezinde bile in cin top oynuyor. Etraftaki tek tük Japon/Koreli insanlara aldırış etmedim çünkü zaten her yerde varlar. Bir süre sonra, bölgede artık yerleşimin olmadığı konusunda şüphelendim.. Acaba Bergama antik bir kent miydi?

Şehrin harabeye dönmüş sokaklarında dolaşırken bu kediyle karşılaştım. Arka planda da Allianoi'yi sular altında bırakacak Yortanlı barajını görüyorsunuz. Buna sebep olan insanlar Bergama'yı da sular altında bırakmak isteyebilir. Bu yüzden endişelenerek kediyi tuttum ve kültür bakanlarının ulaşamayacağı bir yere götürerek kurtarmayı düşündüm. Ancak Bergama'nın yerin yüzlerce metre üzerinde bulunduğu aklıma geldi ve bu fikirden derhal uzaklaştım.

Bergama'da yerleşim izleri prehistorik çağlara dayanıyor. Yani daha eğlenceli dinlerin bulunduğu zamanlara. Yok Zeus ona göz kırpmış, Hades onun bunun arkasından konuşmuş gibi konuların gündemde olduğu zamanlar yani. Bergama'da da 2-3 tane tapınak bulunmakta. Bu resimde Trajan tapınağını görüyoruz. Ama Trajan bir tanrı değil, zamanın Roma imparatoru. Bu adam adına yaptırılan dikilitaş'ı Roma'da görmüştüm ve önemsememiştim. Heykeli dikilecek adammış meğerse.

İşte bu da şehrin en önemli yapısı olduğunu düşündüğüm Zeus sunağı. Ne yazık ki bir kaç basamaktan başka bir şey yok. Bergama'ya ilk ziyaretimi Berlin'de gerçekleştirmiştim, sunakla ilk karşılaşmam orada oldu...... Baya üzüldüğüm bir durum olsa da, İstanbul Arkeoloji müzesinde bulunan, başta Mısır olmak üzere orta doğu ülkelerinden getirilen eserleri düşününce kimseye küsmek alınmak olmaz. Buna kapanın elinde kalması diyoruz. 1-2 yıl önce düzenlenen ve 14 ülkenin (Mısır, Yunanistan vs..) kültür bakanlarının katılımıyla gerçekleşen 'kaçırılan eserlerimizi geri istiyoruz' temalı toplantıya, Türkiye'nin temsilci bile göndermemesine ise ne denir bilinmez. Yine de dünyada bu olayın bir benzeri var mı bilmiyorum. Galata kulesini yerinden söküp götürmek gibi bir şey bence bu.

Şehirde uğradığım son nokta Zeus Sunağı'ydı. Bu yüzden biraz buruk ayrıldım Bergama'dan.. Yine de 'Sana yenilmeyeceğim Bergama..' pozunu vermeyi ihmal etmedim...

23.8.10

Güzel Pizza, Güzel Şarap, Güzel Dondurma !

Bu yazıyı aylar önce yazabilecekken yazamadım. Önce kendime bir süre bahane uydurdum sonra bir de ne göreyim, harika bir bahanem varmış yazamamak için: telefonumun bozulan bluetoothu. Bu nedenle resimleri aktarıp bakıp bakıp anlatamadım. Ama şimdi benim çektiklerim yerine diğer makinalardan çekilen son fotoğraflarla gezimizin son durağı Roma'dan bahsedeceğim. Daha sonra(ki aylarda) Berlin ve Erasmus değerlendirmesi gelecek.

Uçağımız Roma'ya iner inmez ilk İtalyan'lıkla karşılaşmış olduk. İniş takımları yere değer değmez alkışlamaya başlayan yüzlerce İtalyan kutlama yapıyordu.. Havaalanı Roma'nın ikinci büyüğü ancak şehir merkezine daha yakın olan Ciampino. Buradan otobüsle bir kaç durak gittikten sonra metroya bindik. Bindiğimiz durak merkezin 25 dk dışında olduğu için pek dikkat etmedim. 2 metro hattının bulunduğu Roma metrosunun kesişme durağı olan şehrin merkezlerinden biri olan Termini durağını görükten sonra İtalyan milleti alınmasın ama dünyanın en kötü metrosunu seçmiş oldum. Eğer derlerse ki biz İtalyan'ız Vespa motorsiklet kullanmak zorundayız, anlarım. Motorsiklete sıcak bakmayan ben bile, Roma sokaklarındaki sayısız Vespa'yı gördükten sonra bir tane edinmek istedim.


Termini'den çıkınca kendimizi Basmane gibi garip bir yerde bulduk.. Bu İtalyanlar en az bizim kadar barbar olacak ki, Avrupa'da yaya geçitinde ilk ölüm tehlikemi burada atlattım. Karşıdan karşıya havalı havalı geçtiğimiz günler bir kaç günlüğüne sona ermişti. Kaldırımdan dikkatlice yürüyerek hostelimizin bulunduğu sokağa geldik. Lobideki Madagaskarlı adamla konuşurken, (Evet Madagaskarlı biriyle tanıştım..) bizi sinsice dinleyen kişiyi farkettim. Bu Türk arkadaş hiç bir plan yapmadan almış biletini çıkıp gelmiş. Roma'dan sonra Barcelona'ya gidecekmiş. Ona biraz Barcelona'yı anlattıktan sonra kendimizi dışarı attık. Sokaktan çıkar çıkmaz Kolezyum'u görünce çok duygusal anlar yaşadık.. Her gittiğimiz yerde olduğu gibi dayanamadık ve direk şehrin en görülesi yerlerine gittik.

Küçükken geldiğimde'de aynı şeyleri düşünmüştüm. Roma alabildiğine turist dolu. Bu yüzden yine pek ısınamadım. Şehirde baya büyük bir tur attıktan sonra İspanyol merdivenleri denilen yere tünedik ve saatlerce oturduk. Daha şimdi şehrin yoğun turistik karakterinden şikayet edip de şehrin en turistik yerini övmem büyük bir çelişki olacak ama elimde değil. Sevmemin nedeni belki de öyle gösterişli bir yer değil de, insanların oturup muhabbet ettiği sade bir yer olmasıydı. Roma'daki iki akşamımızın ve gecemizin büyük kısmını bu çevrede geçirdik. Yanımdaki adamın sigarası hakkında konuştuktan sonra adamın Türkçe bir yorum yapması, üç gün boyunca kıracağımız onlarca potun habercisiydi. Bora diye bağırdıktan sonra bir kaç kız dik dik biza baktı gece. Merhabalaştık. Böylece Bora testi'ni etraftaki Türkleri tespit etmek için bol bol uygulamaya karar verdik. Bu arada resimde sağ arkamdaki kızlar Türk. Ayrıca Nihan'ın, 'pardon canım neyi çektin anlamadım yani...' deyip 'neyi anlamadınız?' cevabını aldığı kişi hiç şüphesiz Türktü..

Roma'da güzel güzel bir sürü bina var. Daha önceki yazılarımda da bolca bahsettiğim üzere ilgimi çeken öncelikli şeyler bunlar değil. Ancak oradaydım deyip havalı olmak için bir kaç resim koyacağım. İlk fotoğraftaki bina Roma'da gördüğüm en büyük yapıydı. Hemen arkasında antik roma kenti kalıntıları var. Bu antik kent tam ortasından bir yol ile bölünmüş durumda. Kolezyum'a giden bu yolu Mussolini yaptırmış. Nedeni ise askeri geçitler için gösterişli bir yer olması. Bu geniş yolun altında kentin bir bölümü hala duruyor. Yol günümüzde zevzek gençlerin böyle fotoğraflar çektirebilmesi için kullanılıyor. Buradan ara sokakları kullanarak kestirmeden Fontana di Trevi'ye ulaşıyoruz. Bu blog vesilesiyle Türk halkına sesleniyorum. Roma'da aşk çeşmesi diye bir yer yok. Bahsedlen çeşme muhtemelen bu. Önüne geçip arkanı dönüyor ve dilek tuttarak havuza para atılıyor. Gezdiğim her yerde havuzlara nehirlere attığım dilek paralarını saklasaydım havaalanlarında çocuk menüsü yemekten kurtulabilirdim ama sanırım değdi. :).

İlk gecemizde, cüzdanımıza isyan ederek, yeter artık diyerek güzel bir şeyler yemeye karar vedik. Yakınlarda bir restorana girip pizza ve şarap aldık. Demek ki gerçek İtalyan pizzası sıradan bir klişe değilmiş. Yediğim en güzel pizzalardan biriydi. Şarap da öyle. Burada karnı doymuş elinde sürahisi ile beni görüyoruz, ancak fotoğraf bulanık çünkü Nihan çekti. Ertesi gün yediğimiz dondurma ise en az Foça'daki Girit dondurmacısı kadar mükemmeldi diyerek yemek kısmını kapatıyorum.

Ertesi günü free tour ilan ettim. Gün boyu sürecek 3 tur vardı, ikisine gücümüz yetti. Tur rehberimiz gördüğü en mükemmel şehrin İstanbul olduğunu söyleyen Floransalı yeni mezun bir tarihçiydi. İlk durağımız Vatikan'a ulaştığımız sırada Papa konuşma yapıyordu. Konuşma bitiminde coşkuyla alkışladıktan sonra Sistine şapelini görmek için sıraya girdik. St Peters bazilikasını gezdikten sonra müze bölümüne dahil olan şapelin kapalı olduğunu öğrendik.. Yine de Malta'da geçirdiğimiz günler, kliseyle iç içe kaldığımız hosteller ve sonunda Vatikan ziyaretimiz ile beraber mutlu hristiyanlar olarak Vatikan'dan ayrıldık.

Geceyi tekrar aynı restoranda pizza yiyerek, şarap içerek ve İspanyol merdivenlerinde pot kırarak geçirdik. Ertesi gün yorgunluktan ölsem de sırt çantamı takıp gezmeye devam ettim. Akşama doğru tren biletimi aldım ve Fiumiccino havaalanına doğru yola çıktım. Bora ve Nihan'la havaalanında buluştuktan sonra Wizz Air ile memleketimiz Prag'a dönüş yaptık. Böylece a'dan z'ye planladığım ve mükemmel geçen hayatımın gezisini tamamlamış oldum. Paramın son damlasına kadar tüketemediğimi farkedince ikinci kere gitmezsem olmaz dediğim Berlin için hazırlıklara başladım..